Ha Secret
01.02.2011

İnsan, kendini neyden uzak tutması, neye yakın olması gerektiğini bilir çoğu zaman. Ama hayatınızı mantığınızla değil de duygularınızla yaşıyorsanız bu cümle sizin için geçerli olmayabilir.

Bile bile yaklaşır ateşe bazen insan. Ateşe dokunmak onu tutmak ister. Bildiği halde ateşe dokunmanın mümkün olmadığını  ve bu girişim sonucu ateşin onu yakmaktan başka bir işe yaramayacağını… Olsun yanacaksam da ona dokunmak istediğim için yanayım der yürek.

Mantık ve kalp… Bu iki ayrımı yapabilmek… Akla mı daha çok güvenilir, yüreğe mi? İnsanı ateş mi yakar yoksa kendisi mi?

…………………………………………………………………………………….

                                                                                    01.02.2011

İyi halt etmişim :)

:)

Güne bayağı hareketli, endişeli, gerilimli başlasam da sonunu güzel bitirdim çok şükür :) Bu arada benim diyet yalan oldu. Bugün iki çikolatayı bir güzel yedim. Sonra da cipslere sardım:

 -Deniz cips de mi alsak?

Deniz : Yok artık!

-E o zaman çay içelim biz.

-Deniz : Tabi çayla cips de aynı tattı zaten :)

Annem Bursaya gitti yine. Kaldım babamla. Aramız da bozuktu bu akşam barıştık. Bugün anneme iyi yolculuklar dilemek için aradım. Babam açınca telefonu ne diyeceğimi  bilemeyerek:

- annee!

Babam(anneme seslenerek) : Gel, sigortacı bi bayan seni arıyor :)

gibi ilginç bir diyaloğumuzun yanı sıra bu akşamki diyalog da bi garipti. Babam sürekli İzmir’deki akrabalarımızdan bahseder durur. Bu akşam da bir gün İzmir’e gidelim diye başladı lafa. Yugoslavya’dan göçme hikayeleri, akrabalarımızın İzmir’e göçü, dedemin annesi derken ben hiç tanımadığım o akrabalarımızın tam olarak neyimiz olduğunu laf arasında sürekli sordum tabi. Artık dördüncüde cevap verme gereğini duydu babam: “dedenin bilmem nesi işte” hııııı diye bir tepki verdim doğal olarak :)

Yarınlar umutlu, yarınlar sürpriz, yarınlar belirsiz, yeni bir güne uyanmak üzere cutt!!

Çocuk Kalmak

İnsanları tanımamaktır çocuk olmak. Hayatın ne kadar ciddi olduğunun farkına varmamak, hiç yaşlanmayacağını, hiç ölmeyeceğini sanmaktır. Ben de öyle zannederdim. Abimin boyuna bakıp ben ne zaman bu kadar uzayacağım diye düşündüğüm zamanlar… Çok vardı daha… Gelecek endişesi yoktu. Tek sorumluluk okumaktı ama o bile ağır bir yük gibi gelirdi. Herkesten daha zordu işim bana göre. Haftasonlarını iple çekerdim. Kuzenim Burcu ile yaramazlık yapma vaktim gelirdi çünkü. Uzun zamandan beri içimde ukte kalan tiyatro aşkım o zamanlarda baş göstermişti. Ben her seferinde bir senaryo uydurur, evcilik oyunumuzu ona göre oynamamızı isterdim. Kuzenim ne zaman repliğini şaşırsa baştan alırdık :)

Büyümek istemeyip hayatın benim düşlerimdeki gibi toz pembe kalmasını istesem de artık geç. İstese de istemese de büyüyor insan. Ne kadar gözlerini kapatsan da, bir şeyleri gözlerinin içine içine sokuyorlar. Ömrümüzün ne kadar olduğu, nelerle karşılaşacağımız hiç belli değil. Hayat böyle güzel zaten sürprizlerle dolu iken. Her şeyi görebilsek, ne yaşayacağımızı bilsek işte o zaman mide bulandırıcı olurdu hayat. Şimdi bile öyle bazen…

Bu koca dünyada tek başlarına kalsalar daha mutlu olacaklarmış gibi kendileri için herkesi feda edebiliyor insanlar. Onların istekleri, onların mutlulukları, onların kariyerleri, paraları… Bir zaman sonra kapanıveriyor gözler. Ebediyete doğru yürürken onların olan her şeyi bırakarak. Geriye bir tek isim kalıyor, sonra da unutuluyor. Ölüm burnumuzun dibinden bize el sallarken onu kenara itip devam ediyoruz hayatımıza. Bizim isteklerimiz, bizim mutluluğumuz, kariyerimiz, paramız…

Şimdiki Zaman

Yeni Türkü dinledikten sonra gayri ihtiyari beynime dolan cümleleri bir yere sığdırma telaşına kapılıyorum… Sığdırırken törpülüyorum, küçültüyorum…  Gidenin arkasından dökülen su gibi toprağın ebedi kollarına bırakıyorum. 

Diye başlayan cümlelerimin devamı da var elbette. Ama her insanın bir gizi vardır ya kimsenin bilmediği… Birinin çözmesine kolay kolay izin vermediği…

Her neyse diyor ve gündeme dönüyorum. O kadar çok şey oldu ki… Şimdi tek tek oturup yazmayacağım ama her şeyin farklı olduğunu söyleyebilirim kısaca. Şimdi günler, monoton günlerimin canını çıkartırcasına şaşırtıcı ve hareketli geçiyor. Sabrım ise gözlerimdeki tebessümün içine saklanmış… Hiç olmadığım kadar sabırlı ve sakinim. 

Kıydım! :(

Sonunda kıyabildim saçlarıma. Kıymam gerekiyordu artık :) Çünkü bi sürü işlem gördükten sonra hiç de sağlıklı görünmüyorlardı. Ama hiç cesaret edememiştim ta ki bu akşama kadar. Kararsız bi yapım olmasına karşı ansızın uyguladığım ani kararlarım var bazen, koy gözüne dediğim anlar…

Saçlarım gardım gibiydi. Kuaförleri çileden çıkarırdım kesim yaptıracağım zamanlar. Bu sefer sustum. Yenilikçi değilim, alışkanlıklarımdan kolay vazgeçemem. Fakat artık ben istesem de istemesem de her şey birer birer yenileniyor. Ben de hazırım artık… Neyse konu saçlarım :) Rapunzel gibi olsalar da ben öyle mutluydum be :( Şimdi uzun saçlı birini gördüğümde elime makası alıp saçlarını kesmek istiyorum! Psikopatım!…

Kuaförden eve gelirken bütün tanıdıkları görseydim de hepsi “Saçların ne kadar güzel olmuş!” deseydi hiç de fena olmazdı :) Babam her zamanki gibi fark etmedi bendeki değişikliği; “neden saçlarınla uğraşıp duruyorsun bi yere mi gidiceksin?” diyor bi de :) Sonuç olarak; iyi ettim iyi…

Yanıla Yanıla…

Yanılmak; gözünün önündeki gerçek sana haykırırken onun sesini duymamakla eşdeğer değil midir? Kulaklarını tıkamak ve gülümsemek, en önemlisi güvenmek. Çok güvenmeden yanılmazsın. 

İnsanoğlunun insanoğluna kendinden de çok değer verdiği pembe bi dünyada yaşayıp gözlerini açmak,uyanmak; büyümek… En önemlisi de başkalaşmamak,olduğun gibi kalmak. Teşekkür etmek tüm yanılgılara yola değişmeden devam etmek… Yanılmadan gerçeği, hayal kırıklığı olmadan insanlara güvenilmemesini, kör biriyle sohbet etmeden gözlerinin kıymetini, acı çekmeden haline şükür etmeyi, kaybetmeden insanın değerini bilmez insanoğlu.


Günün Özeti

E be minik, uzaktan cilve yapıp gülüyorsun, yanımıza geldiğinde, en basidi kucağımıza alıp seveceğimizi tecrübe etmen gerekirdi. 1 buçuk yıllık ömründe çoğu kez bu başına gelmedi mi? :) E önüne geçtiğimde fren yapıp yere toslamaya ne gerek vardı. Evren bir şey yapmamı istemiyor heralde. Hani bi bebek seveyim, bi çiçeğe su vereyim, insanlara selam vereyim dersin; seveceğin çocuk yere kapaklanır pat diye. 

Neyse negatif enerjimden namelerden sonra bugünden bahsedeyim. Dün gece Burcu ile gecenin körüne kadar ettiğimiz vıdı vıdı sonucunda sabah uyandığımda kendimize bi temiz sövdüm. Erken uyanacağımızı bile bile o saate kadar bu neyin türküsü :):):) Sabah Çiğdemle beraber iş görüşmesine gittik. Fındıklıda idi. Muhtemelen burayı da eleyeceğim. Neyse işimiz bittikten sonra Sinem geldi yanımıza. Sinemle ben yan yana olunca uğrak yerimize girmeden olur mu? Sedat abi ile sohbet ettik. Seviyorum Sedat abi seni :) Hayatımda ilk defa bowling oynadım bugün. Gerçi ilk denemelerim hiç de hoş değildi :) Karpuz gibi tuttum attım bi süre ama sonra alıştım :):) Akşamüstü de Burcu geldi yanımıza. Oturduk birer çay içtik eve döndük. 

2012ye de girmiş olduk. 2011 yılından bahsetmeyi çok düşündüm burada fakat vazgeçtim. Tabi bi değerlendirme yaptık oturup neler değişti, 2011de yaşadığımız ilkler nelerdi… Umut, heyecan, azim insanoğlunun içinde yeşerir. Yeni bir sene belki de kendimizi avuttuğumuz bi sembol, yenilenmek için bi bahane. İçimizdeki gücü keşfedemedikten sonra değil sene, seneler geçse aynı kalırız. Aynı kalmamak dileği ile…

Umut

Tek kelime yaşamak ve yaşayamamak arasında bir köprüdür umut. Yaşama bağlanma durumumuz umudumuzun sağlamlığı ile paraleldir. Amaçlara, hedeflere, başaracaklarımıza ve daha bir çok şeye umut ile tutunuruz. Psikolojik gel gitler konumuz ile ilgili umudumuzun olup olmamasına bağlıdır aslında. Hayatta amacınız yoksa yaşamdan zevk almazsınız. Amacınız var ama gerçekleştireceğinize inanmıyor ve umut etmiyorsanız boşa yaşadığınızı hissedersiniz bazen. Ben öyle miyim? Hayır. Her şeye rağmen kaybetmediğim tebessümümü seviyorum en çok. Kim bilir belki bir gün onu da kaybederim. Zaman korkutucu, engel olunası bir şey değil. 

Kendi karanlığınızda boğulurken o gördüğünüz şeyin ışık olmasına inanmazsınız bir süre. Onun için peşinden gitmezsiniz. İnansanız yürüyeceksinizdir ışığa doğru. Aydınlığa çıkacaktır karanlıklarınız. Bazen oturup karanlığınıza alışmayı denersiniz. Aniden yanan ışık gözlerinizi yorar diye ürkersiniz; alışık değilsinizdir ya hani… Bazen de karanlığı sıyırmak için kendimiz yanarız. Canımız yanar ama çıkarız aydınlığa.

Şimdi oralarda bir yerde bizi bekleyen, ateş böcekleri gibi parıldayan bir sürü ışık huzmesi var. Seçim bizim… 

Diksiyon…

Her çarşamba olduğu gibi bu akşam da diksiyon kursumuz vardı. Burcu bu kez gecikmedi :) Bir kaç hafta sonra bitiyor. İyi ki katılmışız. Bu kadar keyifli geçeceğini hiç ummuyordum. Sadece ihtiyaç duyduğum için katılmıştım. En çok, ufak diyaloglarla yaptığımız tiyatroları seviyorum :) Hissettiğin duygudan o anlık uzaklaşıp bambaşka bir duyguyu yansıtıyorsun. Bir an için başka biri oluyorsun. Yıllardır eğitimini almak istediğim bir sanattır tiyatro. Yapılacaklar listemde tiyatro eğitimi almak da var. Kim bilir yıllar sonra bu yazımı okurken bu hayalimi gerçekleştiremediğim için ya kendime kızıyor ya da evet yaptım deyip keyifle okuyor olacağım. 

Kurstan bir kare :) Soldan sağa yengem, ben, Burcu, Çiğdem :)

Seçimler…

10 dakikada, yarım saatte ya da bir günde düşünüp aldığımız kararlar koskoca bir senemizin gidişatını etkileyebiliyor ya da ömrümüzün geri kalanını. Her şey dilimizin ucundaki sözcüklere bağlı aslında. 

Bazı seçimler vardır arada kaldığımız. Mantığın ayrı konuştuğu kalbin ayrı. İşte tam o noktada tıkanıverir insan. Kalbini dinlerse mutlu olacak, mantığını dinlerse doğru bir şey yapmış olacak. Ben hep beni mutlu eden yanlışları seçtim. Ayaklarının yanacağını bile bile ateşin üzerinde yürümek ister ya insan… O heyecanı yaşamak ister ve acısına da razı olur.

Doğru ya da yanlış, yaptığımız seçimlerde kimsenin etkisi olmamalı. Yanlış da olsa ben yaptım bunu diyebilmeli insan. Aldığım yanlış kararlar umurumda değilsiniz.